Başlangıçlar

“Başlamak, bitirmenin yarısıdır” denir. Yani, sonuca/bitişe varmak için ilk adımı atmak yolculuğun neredeyse yarısı kıymetinde görülüyor. Demek ki başlangıçlar zor, zorlu bir durumu işaret ediyor; ‘Peki, söz konusu zorluğu yaratan birincil aşamanın -o ilk adımın- en çetin bileşeni nedir?’ diye düşünüyorum. Her bitişin yeni bir başlangıçla birbirine olan yakınlığı -bir kapının kapanması, başka bir kapının açılması, bir odayı/alanı terk etmenin başka bir odaya/alana çıkış sağlaması- mı, başlangıca dair karar verme, isimlendirme (berat oluşturma), hesaplama, planlama -kestirim- süreci mi… Başlanılan işin bitirilmesi yönündeki -yolda olma veya kalma- proje, süreç, zaman çizelgesi baskısı mı… Yeni dünyanın endüstriyel püritenlerinin pragmatik (sonuç odaklı) hâlleri mi? Yoksa mevcut -kapitalist- düzene göre yeni bir hizmetkârlığa müdahil olma, bir şahsiyetsizliği kabullenme -sürveyan sınıfı davranışı- meselesi mi? Kendini hazır hissetmemek veya tam tersi, aşırı isteklenmiş, heyecanlı olmak gibi karmaşık -ve tekinsiz- duygusal iniş-çıkışlar mı? Gerçekten de o ilk adımın zorluğu nasıl tanımlanmalı?

Oruç Aruoba şöyle anlatıyor:

HAZIRLANMA[i]

Birgün güçlü bir zamk alırsın, eve gider, kitaplığını boşaltıp kitaplarını üstüste yere dizer, sonra, her bir yığındakileri sırayla, teker teker alıp sayfalarını birer birer biribirine yapıştırırsın, yine üstüste yere dizersin.

Ertesi gün -zamk iyice kuruyunca- kitaplarını eski yerlerine yerleştirirsin. Yine, aynı gün (ikinci, yani), daktilonun tuşlarını birer birer sökersin, bir torbaya doldurur, dışarı çıkar, torbayı sokaktaki çöp kutusuna atarsın.

O akşam, bütün kalemlerini çalışma masanın üstüne dizersin, sonra, teker teker alıp, dünden kalan zamkla (büyük bir kutu olmalı) mürekkep haznelerini iyice doldurursun (gerekiyorsa; sökülmüyorlarsa, haznelerde küçük birer delik açabilirsin), yine, masaya dizersin – onların kurumaları iki gün sürer.

Bu arada (üçüncü gün), evi iyice tarayarak, bütün kağıtları, defterleri, bloknotları, not kartların ı, vb. (ajandalar dahil) toplarsın, çalışma odasında, yere üstüste dizersin (farklı büyüklüktekilerle farklı yığınlar oluşturabilirsin). Sonra her birini birer birer alıp, bir makasla (çok keskin olmalı) her bir yaprağı ya da sayfayı ince şeritler halinde (1/4 cm kadar ende) keser, şeritleri masaya dizersin. -Bu iş de iki gününü alır.

Dördüncü günün akşamı, gider, sokak kapısını içeriden kilitler (evde senden başka kimse yoktur), anahtarı pencereden dışarı atarsın. Sonra, kitaplıktan en sevdiğin üç kitabı seçer, alır, çalışma masanın üstüne koyar, iskemleye oturur, gözlüklerini takarsın.

Şimdi okuyup yazmaya hazırsın.


[i] Oruç Aruoba, “de ki işte”, Metis Yayınları, 2001, 6. Baskı, s.10

Aruoba bu metinde “hazırlanma”yı bir sonuca ulaşmak için yapılan geçici bir aşama değil, bizzat yaşamın kendisi olarak ele alır. İnsan sürekli bir şeye hazırlanır: konuşmaya, düşünmeye, yazmaya, yaşamaya, hatta ölmeye. Ancak hazırlık hiçbir zaman tamamlanmaz; tamamlandığı anda ya eylem başlar ya da hazırlığın anlamı kaybolur. Bu yüzden metin, “olma” ile “hazır olma” arasındaki gerilimde ilerler. Hazırlanmak; beklemek değil, dönüşmektir. İnsan hazırlanırken değişir, sadeleşir ve eylemin kendisine yaklaşır. İşte, Aruoba’nın -özellikle de söyleşilerinde, konuşmalarında- sürekli vurguladığı ‘edimsellik’ budur!

Yaşamımdaki her başlangıçta (sebepleri analiz ederken, yeni bir fikirde, yeni bir yola girişte veya mevcut bir yolda ilerleyerek belli bir merhaleyi aştığımda) sonuçtan, bitişten veya finalden (varış anından) çok daha meraklı, heyecanlı, coşkulu ve mutlu olmuşumdur. Tembellik değil asla bu durumun kök-nedeni:- şahsiyetimdeki -doğuştan- sıkılganlık! Her zaman, hayatımdaki her merhalede bu durumla karşılaştım; örneğin lisede, üniversite sınavında ve üniversitede (final dönemlerinde, sınavlara girdiğimde) geçer notu alacak kadar soru çözüp (puan toplayıp) sınavdan erken çıktığım çok olmuştur. Çünkü -özellikle de yarışma motifleri taşıyan işlerde ve sınavlarda falan- çok sıkılıyordum. Annem bu davranışımı “Elli puandan şaşma, yetmiş puanı aşma!” diyerek tanımlar ve arkadaşlarına eğlenerek anlatırdı. Ve aslında şahsiyetimin özelliklerini en iyi bilen kişi olduğu için, bazı başarısızlıklarıma ne üzülürdü ne de kızardı.

Sonraları, şahsiyetimdeki sıkılganlığın süreksel bir terk ediş huyuna dönüşeceğini, dahası, yaşamımın çeşitli dönemlerinde bu huyda ustalaşıp zihnimde bir ‘ehl-i terk’ öğretisi kurarak varoluşumu sürdüreceğimi, annem de bilemezdi tabiî… Belki en yakın arkadaşlarım, uzun soluklu dostlarım ve çevremdeki diğer insanlar da hâlâ fark edememişlerdir bu huyumu!  

Başlarken… (Girizgâh)

Burada (www.zaferyalcinpinar.info⁠ adresinde) maddeler hâlinde sunacağım metinler aracılığıyla, kronolojik sürekliliğe dayanan klasik otobiyografi anlatısının yerine, parçalı bir öz-anlatı oluşturmayı amaçlıyorum. Doğrusal, tanımlı ve formülize edilmiş bir çizgi ya da eğri boyunca yaşamımı anlatmak yerine; onu zihin haritamda konumlanan yaşantı parçalarına, kavramlara, çağrışımlara, alan derinliğine, olaylara, olgulara, dizelere —belleğimin tüm mihenk noktalarına— dağıtarak eşzamanlı ele almayı tercih ettim. Böylece maddeleşecek her kelime, tümce, kavram, olgu veya tarih; bütünlüklü bir yaşam anlatısının bir bölümü olmaktan çok, kendi başına işleyen bir mikro-anlatıya dönüşecek. Bu mikro-anlatılar birleştiğinde ise tamamlanmış bir otobiyografi değil; dolaşıma açık, yeniden sıralanabilir ve çoğul bir benlik kavrayışı ortaya çıkacak, diye hesaplıyorum.

Bu tercih, yaklaşık yirmi küsur yıl önce oluşturduğum ve hâlen sürdürdüğüm evvel.org kapsamındaki deneyimlerimle de doğrudan ilişkili… Yıllar önce şöyle demişim: “Sonsuz retoriklere ve kozmopolit yaşama karşın çelişkisiz bir bütün olmak çok zor artık. (…) Günümüz metinlerinde dizge, kurgu ve kronoloji yavaş yavaş değerini, işlerliğini yitiriyor. (…) ‘Çağrışımlar’ ve ‘yan anlamlar’la ilerleyen, anlatmak yerine sezdirmeyi yeğleyen, ‘öncesi’ ile ‘sonrası’ yitmeye yüz tutmuş; nedensellik, planlama ve mühendislik güdüsü azaltılmış —hatta yok edilmiş— bir şeyler (betik) oluşturulmalı…” Bu paragrafta dile getirdiğim arayış, zaferyalcinpinar.info adresinde kurduğum alfabetik öz-anlatının düşünsel zeminini de oluşturuyor aslında. Yani okuyucuya sunacağım otobiyografi, başlangıç ve sonuç arasındaki kapalı bir hat olmaktan çıkacak; kesintiler, geri dönüşler, boşluklar ve yan anlamlar arasında dolaşan açık bir anlatı alanına dönüşecek, diye düşünüyorum:- Zaten yaşam da böyle bir şey değil midir…

Her bir madde, bir şeyin kronolojik kaydı olmaktan çok; belleğimdeki bir mihenk noktasını, bir imgeyi, bir duygu durumunu, bir deneyimi işaret ediyor. Okuyucu bu anlatıya A harfinden girebileceği gibi ilgisine ve merakına göre herhangi bir harften de başlayabilir; çünkü burada amaç doğrusal bir anlatı kurmak değil. Kelimeler, tümceler ve yaşantı parçaları boyunca genişleyen bir alan derinliği —çok boyutlu bir anlatı ağı— oluşturmaya gayret ediyorum. Bu tercihin, yaşamımı bir hikâye olmaktan çıkarıp bir sözlük, bir arşiv ve aynı zamanda alan derinliğinde dolaşılabilir bir zihinsel harita hâline getireceğini sanıyorum.

Basitçe özetlersek; A’dan Z’ye maddeler hâlinde yaşantımı —geçmişten son âna kadar uzanan, edimsel olanla zihnimde kalan arasındaki tüm izleri kapsayacak biçimde— kayda geçirmeyi amaçlıyorum. Bunu, nefes aldığım sürece genişletmeyi; ölümümle birlikte kapanacak —belki de kapanmaz, dostlarım beni anlatmaya devam eder, bilemiyorum— bir anlatı alanı olarak yıllara yaymayı planlıyorum. Bu nedenle söz konusu alfabetik öz-anlatıyı tamamlamanın, kendi adıma, başlı başına yeterli bir yazınsal uğraş oluşturduğu çok açık. Bu maddeleri sürdürmek ve derinleştirmek dışında, bilinçli olarak başka bir kapsamlı yazınsal girişime yönelmeyi —şimdilik— düşünmüyorum. A’dan Z’ye Zafer Yalçınpınar maddeleri, tekil bir kitap ya da kapalı bir metin değil; yaşamımın özüyle birlikte ilerleyen, genişleyen ve ancak yaşamımın sonuyla tamamlanabilecek (!?) “yeterli bir söz” oluşturur —oluşturacaktır.

Okumakta olduğunuz bu girizgâh yazısında, parçalı anlatım meselesini sözlük, fragman ve kavramsal maddeler üzerinden ele alan ustalara da açık bir selâm vermem gerekiyor: Gündelik yaşamın mikro-kayıtlarını ansiklopedik kırıntılar biçiminde düzenleyen yaklaşımıyla Georges Perec; benliği kavramsal parçalar hâlinde kuran metinleriyle Roland Barthes; açık uçlu kurgu yapıları ve sıçramalı anlatı biçimleriyle Julio Cortázar; tarihsel fragmanları lirik, kısa parçalarla sunan metinleriyle Eduardo Galeano; şiiri nesneler ve şehirler —özellikle de İstanbul— üzerinden ansiklopedik bir anlatı alanına dönüştüren İlhan Berk; tarihi ve özneyi parçalı, çağrışımsal bir sözlük gibi inceleyen Ece Ayhan ve ansiklopedik parodi ile fragman tekniğini anlatının merkezine taşıyan Oğuz Atay… Bu isimler arka planda sessizce devinen edebî yakınlıklarımı işaret ediyor: Böylece, bir etkilenme/esinlenme beyanından çok, anlatıyı parçalayarak yeniden kurma arzusunun ortak bir düşünsel iklimde buluştuğunu —belki de geleceğin nesillerinin zihninin bu şekilde çalışacağını— ‘tahmin ediyor ve kabulleniyorum’ desem, yeridir.

A’dan Z’ye Zafer Yalçınpınar anlatısını annem Zeynep Meral Yalçınpınar’a ithaf ediyorum. Çünkü yaşamı, yaşamayı —ve hatta ölümü bile— bana o öğretti. Bu alfabetik öz-anlatının her maddesinde onun bana öğrettiği sabrın, sezginin ve direncin izlerini bulabilirsiniz. Kendimi parçalı bir anlatı olarak kurabilme cesaretini, hayatın çelişkileriyle birlikte eksik —belki de tutarsız— olmayı ve bu durumu kabullenmeyi annemden öğrendim. Burada başlayan anlatı yalnızca kendime dair bir tutanak değil; aynı zamanda bana hayatın dilini öğreten anneme duyduğum minnettarlığın kalıcı bir kaydıdır.

İşbu cehennemvari betiğin yıllara yayılacak ilerleyişini sabırla izleyecek, otobiyografik maddeler arasında dolaşıp ‘parçalı öz’e eşlik edecek okurlara -şimdiden- bir teşekkür borçluyum. Çünkü, buradaki maddelerin tamamlanması yalnızca benim gayretimle değil; zaman içinde okuyan, geri dönerek ‘parçalı öz’ü yeniden anlamlandıran dikkatli okurların varlığıyla mümkün. Bu nedenle A’dan Z’ye Zafer Yalçınpınar anlatısının görünmeyen ortaklarından biri de, onu sabırla takip edecek olan okurun kendisidir.

Yani, sizlersiniz…

Sahicilikle,
Zafer Yalçınpınar
24 Mart 2026